Sevmeye ara vermeyin...
27/1/2009 · Kategori: OKUDUKLARIM

Ayşe Arman yazıyor; "Sevgilim ve ben... Birbirine geçmiş iki kaşık gibi yattık o kocaman yatağın ortasında, çocuklar okula, büyükler işlerine gitmişken..."
Sevmeye sevişmeye ara vermeyin
Hayatta en güzel şey...
Seni tamamlayan biri...
Yok yani ötesi...
Bu sabah en çok buna şükrettim.
Koca yatağın içinde, anne rahminde gibi kıvrılmış yatıyordum.
Ateşim vardı, üzerimdeki her şey, sırılsıklamdı, ter içindeydim, saç diplerime kadar.
Üşüyordum, dünyanın bütün yorganlarının altına girsem de üşümem geçmiyordu.
Zihnimden de biri sürü şey geçiyordu, hızlı hızlı, Alya`yı okula gönderiyorum arkasından el sallıyorum, sonra İstanbul uçağına yetişmeye çalışıyorum, uçak orada ama ben bir türlü binemiyorum, o sırada babamın gülen yüzü beliriyor, sonra bir uçurumdan aşağı düşüyorum, düşüyorum, düşüyorum...
Yarım yamalak, birinin, terden üzerime yapışmış geceliğimi çıkarıp, yenisini giydirdiğini hatırlıyorum. Sonra "Hadi iç bunu, sana iyi gelecek" dedi. Ama üşümem geçmedi. Bu sefer ayaklarıma çorap giydirdi. Ve bana sımsıkı sarıldı, bedeniyle bedenimi ısıtmaya çalıştı, kulağıma güzel şeyler fısıldadı.
Sevgilim ve ben... Birbirine geçmiş iki kaşık gibi yattık o kocaman yatağın ortasında, çocuklar okula, büyükler işlerine gitmişken...
Hayatımda tamamlandığımı hissettiğim nadir anlardan biriydi.
Uyandığımda yatağın kenarında bir not buldum, "Sesinin kısıklığının geçmesini istiyorsan, bugün benim dışımda kimse konuşma!! Seni seviyorum. Ateşliyken özellikle..." Altına da ilaç saatlerimi yazmıştı, "Şimdi hangisini alacam?" diye kafamın karışacağını adı gibi bildiği için, içmem gereken ilaçların ismini de paranteze almıştı...
Gülümsedim.
*
Nedense birden aklıma Nermin Bezmen geldi. O, kendisi tamamlayan insanı, 34 yıllık aşkını, eşini, sevgilisini kaybetti.
Daha çok yeni.
Gülümsemem yüzümde donuverdi.
Pamir Bezmen`in ölüm haberini duyduğumda, "Bundan daha feci bir şey yok. Nermin Bezmen kim bilir ne haldedir?" demiştim. Baş sağlığı dilemek için ona mesaj attım. Yanıt da beklemiyordum aslında, ama geldi. Beni ağlatan bu yanıtı sizinle paylaşmak istiyorum, Nermin`in Pamir`i ne kadar çok sevdiğini dünya alem biliyor, onun da itiraz edeceğini sanmıyorum:
Sen aşk`ı, áşık`ı, áşık olmayı bilirsin... Benim ne hallerde olduğumu onun için iyi anlarsın. Yüreğim öylesine yanıyor ki, ateşe atsalar anlamam... Diğer taraftan bedenimin harareti düştü, üşüyorum. Aşkım, sevgilim, kocam, sırdaşım, yoldaşım, arkadaşım, büyümeyen çocuğum, canım Pamir`im`in sıcaklığını, öpüşünü, günde en az on kez "Bicikom seni ne kadar çok seviyorum, biliyor musun?" deyişini, otuzdört sene hálá daha sarılıp kaşık gibi yatışımızı, gözlerinin pırıl mavisinde en eskiden en yeniye tüm sevişmelerimizi hatırlatan áşık bakışlarını özlüyorum...
Bazen kalbim ağzıma gelecek gibi çırpınıyor. Sanırım yüreğim, onunkinin yerine de atıyor... Sen beni anlarsın sevgili Ayşe. Ömer`le birbirinize iyi bakın, sevmeye, sevişmeye ara vermeyin... (Nermin.)
Ayşe Arman/Hürriyet
zamane fıkrası:))))))))
7/5/2008 · Kategori: OKUDUKLARIM

Tilki ormanda nefes nefese koşuyormuş.Karşısına çıkan kaplumbağa:
-"Tilki kardeş,ne bu telaş?"
-"ormana maliyeciler gelmiş" demiş tilki,"şimdi bir bakarlar;bende kürk, hanımda kürk, çocuklarda kürk, dünyanın vergisini yazarlar..."
Bunu duyan kaplumbağa telaşla yürümeye başlamış. Onu telaşlı gören leylek:
-"Hayrola kaplumbağa kardeş, bu ne telaş?" diye sormuş.
-"Maliyeciler ormanda!" demiş kaplumbağa, "bende ev, hanımda ev, çocuklarda ev, yakalanırsak bir dünya vergi alırlar..."
Leylek de hemen uçuşa geçmiş.Ağaçların üzerinden maymun seslenmiş.
-"Leylek kardeş, ne iş, bu ne acele?"
-"Vergi memurları herkese ceza yazıyormuş! Bende yazlık, hanımda yazlık, çocklarda yazlık, vergi borcundan batarız..."
Maymun bunu duyar duymaz bağırarak ağaçtan ağaca atlamaya başlamış.
Biraz ilerledikten sonra durmuş. Kendi kendine:
-"İyi de ben niye kaçıyorum ki?" demiş.
"Benim k.çım açık,hanımın k.çı açık, çocukların k.çı açık..."
"Ağustos Böceği ile Karınca" hikayesinin yeni versiyonu:)))
6/5/2008 · Kategori: OKUDUKLARIM
|
|
|
Karınca yaz boyunca çalışırken ağustos böceği saz çalmış. (Bilirsiniz hikayeyi) Tabi kış gelmiş, karınca sıcacık evinde afiyet içinde yaşıyorken bir gün kapısı çalmış. Bakmış ağustos böceği. - "Yaz boyunca saz çaldın şimdi aç kaldın ve benden yemek istemeye geldin, değil mi? Saz çalacağına biraz çalışmış olsaydın böyle aç kalmazdın". "Yoo. Yanlış anladın"demiş. -"Biz yaz boyunca saz çalınca, bir sürü param oldu. Hatta meşhur da oldum, şimdi Avrupa turnesine çıkıyorum. Belki oralardan istediğin birşeyler vardır, diye sormaya geldim" Üzerinde bir kürk var, arkada da kocaman bir limuzin, onunde şöförü ile onu bekliyor. -"Ama Fransa'ya uğrayacaksın değil mi?" diye sormus. Ağustos böceği de: - "Evet" demiş. -"Paris'e gidince orada La Fontaine diye bir adam var, onun yüzüne benim için tükür, oldu mu?" |
Nefes Tutmanın Önemi...
29/4/2008 · Kategori: OKUDUKLARIM
Günlük yaşantımızda en doğal halimizde bedenimiz nefes tutma işlemini gerekli gördüğü zaman, gerektiği kadar yapmaktadır. Önemli olan vücudun, geliştirdiği bu tekniği uygulamasına izin vermek ve bununla birlikte bu oluşumun yarattığı faydadan daha fazla yararlanmanın yollarını aramaktır.
Bildiğiniz gibi bazen kendinizi güzel bir manzara veya korkunç bir olay karşısında ağzınız açık ve nefesiniz tutuk bir durumda yakalarsınız. Bazen de şok bir haber karşısında nefesinizi tutmuş bir vaziyette kendinizi bulabilirsiniz. Ya da arabanızla giderken sağınızdaki bir arabanın sizi görmeyerek aniden önünüze geçmesi durumunda saniyenin çok kısa bir süresinde heyecanlanıp nefesinizi tutup düşünmeye bile fırsat kalmadan direksiyonu kırarak kazayı önlersiniz.
Bir başka örnekte arkadaşınızın kullandığı arabada sohbet ederek giderken girilen keskin bir virajda bilinciniz tarafından kaza yapma tehlikesi sezildiği anda anlattığınız konu ne olursa olsun aniden nefesinizi tutarak ve konuşmayı keserek beklemeye geçer, araba virajı alıp tehlikeyi atlattıktan sonrada hiçbir şey olmamış gibi konuşmanıza kaldığınız yerden devam edersiniz.
Burada ne olmuştur?
Bilincinizin otomatik programlarından biri olan sempatik sistem devreye girmiş, güvenliğiniz için korteksle irtibatı azaltarak kontrolü ele almış, nefesinizi bloke ederek konuşmanızı kestirmiş, yaşamda kalabilmeniz için en yüksek dikkatle olayı izlemenizi ve kaza oluşacaksa önlem almanızı sağlamıştır. Tehlike geçtikten sonra hızla geri çekilerek kontrolü tekrar bırakarak nefesinize izin vermiş ve kaldığınız yerden konuşmaya devam etmenizi sağlamıştır.

Olayın bizim için hazırlanmış muhteşem yönünü görmezsek, nefes tutmaların gereksiz bir durum olduğunu, hatta aşılması ve tedavi edilmesi gerekli olan patolojiler olduğunu bile düşünebiliriz. Bu doğru değildir. Beden işine lazım olmayan hiçbir şeyi geliştirmez ve kullanmaz. Tam tersine biz onun kendi koruma programlarını proveke edip, bozmaya başladığımızda ve akışa izin vermek yerine direnç göstermeye başladığımızda birçok istenmeyen durum oluşturabiliriz.
Yogada bu konuyu geliştirmek için kumhbaka ve ujjai nefesleri vardır. Bir çok kendini geliştirme öğretisinde değişik nefes tutma teknikleri geliştirilmiştir. Bilinçli nefes tutmanın anlatılamayacak kadar çok yararları vardır. Bu yararları sağlamak istediğinizde nefes tutma kapasitenizi birkaç aylık çalışma süresinde bile rahatlıkla 2,5 dakikaya kadar geliştirerek yeniden yapılandırabilirsiniz .
Nefes tutmak sporcular ve yaşamlarını fizik güç kullanarak sağlayanlar için inanılmaz bir durum oluşturur. Lise yıllarımda 100 m ve 110 m engelli sürat koşuları yaptığım günlerde antrenörümün son yirmi metreye girdiğimde mutlaka nefesimi tutmam gerektiğini anlattığında beni sevmediği ve proveke etmek istediği için bunu söylediğini düşünmüştüm. Oysa daha sonra deneyerek son yirmi metrede nefesimi tutuğumda inanılmaz ekstra bir güç kazanarak atak yaptığımın farkına vardım. Sonra anladım ki bütün sporcular bunu kritik anlarda yapıyorlar, okçulukta, nişancılıkta halterde, uzun atlamada, sırıkla atlamada, gülle atmada vs.. sporlarda nefes tutuyorlar ve bu onlara deli gücü denilen ekstra bir kuvvet kazandırıyor.
Satrançta nefes tutmak çok önemlidir. Nefesi tutuğunuzda oynayacağınız 4-5 hamlenin bütün versiyonlarını kafanızda yapılandırabilirsiniz . Aslında siz her nefes tutuyor oluşunuzda bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde proje oluşturuyor veya bir şeye karar veriyorsunuzdur. Nefes aldığınızda ise artık harekete geçmiş ve uygulamaya başlamış oluyorsunuz.
Değerli taş oymacıları nefes tutma konusunda çok başarılıdırlar. Ressamlar ve heykeltıraşlarda bunu uygularlar. Bir yazı veya konuşma metni hazırlanırken konunun akması için nefes tutmalar önem kazanabilir. Bulmaca çözerken veya unuttuğunuz bir şeyi hatırlamak istediğinizde nefes tutmanız çok işe yarar. Burada önemli olan nefes tutma anlarına önceden hazırlanmak ve bedene bu konuda eğitim vererek sağlıklı bir şekilde nefessiz kalabilme süresini artırmaktır.

Çok kızdığınızda, hırslandığınızda, kıskandığınızda yani kontrolü kaybetmeye başladığınızda nefes tumanız sizi yeniden kendinize getirebilir ve sizi tutan gücü aşmanızı sağlayabilir.
Önemli bir konferansta farklı sebeplerde konuşmacıyı anlayamadığınızda nefes tumanız çok işe yarar. Bir kitap okurken veya ders çalışırken kolay anlaşılmayan bölümlerde nefes tutarak okumaya devam etmeniz daha cümle veya satır bitmeden konuyu anlamanızı sağlayabilir.
Geçen sene yaz tatilinde bir grup lise ikinci sınıf öğrencisi ile pilot bir çalışma yaptık. Onları nefes tutma konusunda güçlendirmeye çalıştım. Birçoğu rahatlıkla bir buçuk dakika nefes tutabilecek seviyeye geldiler. Okul dönemi başlayıp ilk imtihanlara girdikten sonra her birinin bana verdiği cevap â?? Hocam inanılmaz şeyler oluyor, bilinçli olarak nefes tutarak ders dinlediğimizde artık evde çalışmamız gerekmiyor. Yazılı imtihanlarda soruları nefesimizi tutarak okuduğumuzda tamamını okumamıza gerek kalmadan cevapları yazmaya başlıyoruz. Daha ilginç olanı, çalışmadığımız yerden gelen soruları da o dakikada biliyor ve cevaplandırıyoruz. Bu nasıl oluyor anlamıyoruz?â? şeklinde oluyordu. Onlar aslında nefes tutmaları karşılığında bilinç ve farkındalık seviyelerinin açıldığını biliyorlardı. Ama sınıfta sorunun karşılığını bilenlerden telepatik olarak düşünce ve bilgi transferi yaptıklarını çok sonra anlayabildiler. Aynı zamanda nefes tutmalarının zihin dalgalarını nerdeyse teta seviyesine çekebilmeleri karşılığı olarak bir kere yüzeysel olarak okudukları ve okuduklarının farkına bile varmadıkları ve bilmediklerini zan ettikleri konuları hatırlıyor ve yazabiliyor olduklarını anladılar.
Nefes tutmanın biyo-kimyasal karşılığı azalan oksijenin yerine karbondioksitin çoğalması ile ilgilidir. Nefes tutulmaya başlandığında kandaki parsiyel oksijen basıncı azalırken karbondioksit basıncı yükselir. Bu durum kanın ph sını azaltır. Kan alkali halden asidik hale geçer. Asidik hale gelince H+ iyonu ile Ca ++ iyonu çoğalır. Buna bağlı kasların gevşemesi ve çalışma kapasitesi artar. Kan yuvarlarında bulunan oksijen taşıyıcı hemoglobin hücreleri oksijene daha zayıf bağlanarak oksijeni rahatlıkla bırakacak şekilde servis yapmaya ve hücrelerin ihtiyaçları oranında oksijeni bırakmaya başlarlar. Bu durumda damarlar genişler ve kan bir süre en uç köşelere bile rahatça akar. Yaklaşık bir dakikalık süre sonrasında oksijenin tükenmeye başlaması ile bu durum tersine dönmeye başlar. Önemli olan bu durumu geliştirmek için oksijeni daha iyi kullanmayı öğrenmek ve bedeni bu konuda daha bağışıklı hale getirebilmektir. (Mustafa Kartal'ın bir yazısından alıntıdır)
İş Görüşmesi...
31/3/2008 · Kategori: OKUDUKLARIM
Saygın bir firmada yönetim, işe girmek isteyenlere bir soru sormuş ve soruya en uygun cevabı veren kişiyi işe almışlar. Bu soruda doğru veya yanlış cevap diye bir şey yok, sadece düşünce sistemi
önemli.
Soru şu:

Karanlık yağmurlu bir gece, yağmur yağıyor, fırtına var, gök gürlüyor ve siz sabaha karşı 02.00’ de tek başınıza ıssız bir yolda araba ile gitmektesiniz. Arabaniz iki kisilik.
Biraz ilerde otobüs durağında 3 kişi bekliyor.
Birincisi bir doktor, sizi daha önce geçirdiğiniz kalp krizinden kurtarmıs.
İkinci kişi, çok yaşlı ve hasta neredeyse ölmek üzere olan birisi.
Üçüncüsü, hayatınızın rüyası, her zaman tanışmak için can attığınız
birisi.
Hava gittikçe kötüleşiyor ve arabanızda sadece bir kişiye yer var.
Böyle bir durumda ne yapardınız?
Soruyu iyice düşünün ve en iyi cevabı verin.
(cevap vermeden alt bölümlere geçmeyin.)
Görüşmecilerden bazılarının cevabı şöyle olmuş:
A. Hasta adamı en yakın hastaneye götürürdüm
B. Doktor daha önce hayatımı kurtardığına göre onu alırdım
C. Manen düşünürsem tabi ki hasta adamı alırdım fakat kendi
geleceğim ve hayatım için, her zaman tanışmak istediğim,
hayatımın rüyasını alırdım.
Burada dogru veya yanlis cevap diye bir sey yok sadece her bir kisinin durumu algılayışı ve ele alışı var.
Bu görüşmede cevapların % 90’ ı "yaşlı adamı alırdım" olmuş,
ama sadece bir kişiyi işe almışlar.
O kişinin cevabı acaba nasılmış?
(Biraz düşünün ve sonra aşağısını okuyun.)
Arabadan inip anahtarı doktora veririm, doktor benim
hayatımı kurtardığı gibi yaslı kişiyi de hastaneye yetiştirip
iyileştirebilir.
Böylece ben de hayatımın insanıyla otobüs durağında
baş başa kalıp onu tanıma firsatını elde edebilirim.
Bu cevapla o kişi hemen ise alınmış.
İnsanoğlu tabii olarak bencildir, bütün verilen diğer
cevaplarda kimse arabasını vermeyi akıl edememiş.
1'den Z'ye IRAK....
1/11/2007 · Kategori: OKUDUKLARIM
Ahmet Altan
İki yüz kişilik PKK gruplarının, uyduların, termal kameraların denetlediği bir bölgede, hiçbir istihbarat örgütümüz tarafından fark edilemeden nasıl bu kadar rahat hareket ettiklerini, çocuklarımızın nasıl bu kadar rahat öldürülüp kaçırılabildiğini, bir eğitim eksikliği, yönetim hatası olup olmadığını sorgulayamadık. Şimdi tuzağa düşmüş bulunuyoruz. .
Baba filminde çok kritik bir sahne vardır.
Marlon Brando, “ailesini” eroin işine sokması için kendisine ısrar eden rakip çeteden bir gangsterle konuşurken büyük oğlu lafa karışarak bu işe girmekte istekli olduğunu hissettirir.
Brando, daha sonra oğluna “aile içindeki anlaşmazlıkları bir daha başkalarının yanında konuşma” der.
Ama baba-oğul arasında bir görüş ayrılığı olduğunu sezen “rakipleri” Brando’yu öldürmeyi, yerine oğlunun geçmesini sağlamayı “eroin” ticaretini geliştirebilmek için gerekli görürler.
Brando’ya suikast düzenlerler ve “aileler” arasında büyük savaş başlar.
Bir hata herkese pahalıya patlar, çok insan ölür.
Bizim genelkurmay başkanı, hükümeti sıkıştırmak için basın toplantısı düzenleyip “sınırötesi operasyon” yapmak istediğini bütün dünyaya açıkladığında bizi bugüne getiren süreç de başladı.
Bütün düşmanlar bizim “devletin” içinde bir çatlak olduğunu, “sınırötesi” operasyona sürüklenmenin Türkiye’yi bir çıkmaza götüreceğini gördü.
Hükümet, Türkiye’nin dünyayla ilişkilerinde, Avrupa üyeliğinde büyük sorunlar yaratacak, içerde ise Kürt vatandaşları çok tedirgin edecek bir operasyondan uzak durmaya uğraşıyordu.
Daha önce 23 kez girdiğimiz Kuzey Irak’ta sorunu çözemiyorduk.
Çünkü sorun “dışarıda” değil içerdeydi.
Ama askeriyenin açıklamaları, muhalefetin de bu açıklamayı desteklemesiyle “öfkeli bir milliyetçilik” dalgası yayılmaya başlamıştı.
Ve bu dalga, sağlam duramayan siyasi iktidarı da etkiliyordu.
İktidar yalpalıyordu.
Bu tablo da herkesin gözü önündeydi.
Bütün hesaplar Türkiye’yi “sınırötesine” çekmek üzerine kurulmaya başlandı.
Avrupa Birliği üyesi olan bir Türkiye’de varlık nedenini kaybedecek olan PKK, Türklerle birlikte Kürtlerin de büyük acılar çekeceği gerçeğini hiç umursamadan Avrupa yolunu dolayısıyla demokrasinin önünü kesmek için hamlelerini yapmaya başladı.
Dışarıda ve içerde Türkiye’nin Avrupa üyeliğinden hoşlanmayan birçok gücün desteğini de sanırım sağladı.
Bir sınırötesi operasyonun Kuzey Irak’taki Kürtlerle güneydoğu’daki Kürtleri hiç olmazsa ruhen ve zihnen kaynaştıracağını, müstakbel bir “büyük Kürdistan”ın liderliğini ele geçireceğini düşünen Kürt liderler de PKK’nın önünü açarken Türkiye’yi de öfkelendirecek açıklamalar yapmaya koyuldu.
Arkasından asker çocukların öldürülmesi başladı.
Bu, bizi acıya ve öfkeye boğdu.
Kendi sınırlarımız içinde bu kadar çok asker kaybetmemize neden olan komuta zafiyetini hiç konuşmadık.
İki yüz kişilik PKK gruplarının, uyduların, termal kameraların denetlediği bir bölgede, hiçbir istihbarat örgütümüz tarafından fark edilemeden nasıl bu kadar rahat hareket ettiklerini, çocuklarımızın nasıl bu kadar rahat öldürülüp kaçırılabildiğini, bir eğitim eksikliği, yönetim hatası olup olmadığını sorgulayamadık.
Şimdi tuzağa düşmüş bulunuyoruz.
Artık koşullarını kendimizin belirleyemediği bir çatışmada tepkilerimizi aklımızdan ziyade öfkemizle vereceğiz.
Öyle gözüküyor ki bizi sürükledikleri yere doğru sürükleneceğiz.
Bunun elbette içerdeki yansımaları da çok ağır olacak.
Ama sanıyorum bu durum herkesin kaybetmesiyle bitecek.
Bizi tuzağa düşürenler de doğru hesap yapmıyorlar bence.
Bu kanlı denklemin içinde kimlerin olduğunu bilmiyoruz, Amerika, Rusya, başka ülkeler, herkes olabilir.
Ama bu tuzağı kuran herkes, tuzağa düşen bizimle birlikte acı çekecek.
Kimse kazançlı çıkmaz bundan.
Biz kendi Kürt sorunumuzu çözemedik.
Kendi ülkemizi iyi yönetemedik.
İçerde anlamsız çatışmalara girdik.
Ve belayı büyüttük.
İçerde ve dışarıda bu “beladan” yararlanacağını sanan kim varsa, sonuçların umdukları gibi olmayacağını görecekler.
Yetmiş milyonluk bir ülkeyi bu kadar canını acıtıp öfkelendirerek bir tuzağa çekerseniz, zincirleme reaksiyonlar ve “kontrol edilemez” bir hareket yaratırsınız.
Eğer “içerde” bu tuzağın kendi iktidarlarına yardım edeceğini umanlar varsa, onlar büyük bir ihtimalle yaşanacaklardan sonra ellerindeki iktidarı da kaybedecekler.
“Dışarıdakiler” ise bütün dengelerin ve hesapların altüst olacağını görecekler.
Türkiye’nin Kuzey Irak’a girmesiyle birlikte dünyanın da bir “Türkiye sorunu” olacak.
Yetmiş milyonluk büyük bir sorun.
Bundan sonra olayların nereye kadar gideceğini kimse bilemez.
Bilebildiğimiz tek şey, hepimiz acı çekeceğiz ve çok çocuk ölecek.
Ve çocukların ölümü kimseye mutluluk getirmeyecek.
Sorular ve muhtemel yanıtları şunlar:
A.B.D. Irak’ı yıkmak için benimle ol ve siz de K.Irak'a girin demişti. Biz süper bir ahlaklılık göstermiş ve komşumuzun zarar görmesine ve parçalanmasına müsaade etmemiştik.
T.C. Barzani'yi, PKK’yı destekleyen Talabani'ye karşı destekledi. Çünkü P.K.K.yı durdurmak için Barzani'yi kullanmayı düşünüyordu. Ancak Barzani K.Irak’ın, Talabani ise Irak’ın başına geçti. Biz yanıldık, içimizdeki bazıları ile yanıltıldık. Barzani’nin desteklenmesi gerektiğini devlete fısıldayan, bu konuda kulis çalışması yapanların kimlikleri açıklanmalıdır. Onlar bu gün yaşananları ve yaşanacakları biliyorlardı.
A.B.D. bölgedeki askerini yavaş yavaş çeker, bizi Irak’ı işgal etmekle suçlayan (‘Girmekte haklısınız!’ diyenlerin daha sonra, ‘Kıbrıs’ı işgal ettiniz!’ dediğini unutmayalım) bir dünya ile karşı karşıya bırakır. Irak’ın bütün vatanseverlerini ve eylemlerini karşımıza diker, Kore’de olduğu gibi onların çekilen askerlerini korumak için askerlerimizi feda ederiz.
z. Ülkemizin içine düştüğü bu açmazdan kurtulmak için bütün üyeleri ile vatandaşlarımız asgari müştereklerde birleşmelidir. Bu asgari müştereğimiz: ‘ATATÜRK’ümüz ve ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARIMIZDIR’
Hasan FIRINCIOĞLU
Hangisinin yarası daha derin dersiniz?
7/6/2007 · Kategori: OKUDUKLARIM

8 Haziran 1972'de,
Kuzey Vietnam'da saklandıkları tapınağa bir Amerikan uçağından dört Napalm bombası atıldı.
Sağ kalan çocuklar, elbiseleri, saçları, vücutları yanık içinde,
çığlıklar atarak kaçışırken,
foto-muhabiri Nick Ut kendisine Pulitzer ödülünü getirecek olan bu
kareyi çekti.
Ortada, çığlık çığlığa koşan çıplak kız, Vietnam Savaşı'nın bütün
dehşetinin isimsiz simgesi haline geldi.
Amerika'yı dünya kamuoyunun önünde mahkum eden bir simge...
1982'de bir Alman gazeteci "resimdeki kızın" peşine düştü.
Kızın adının Kim Phuc olduğu ortaya çıktı.
Bütün vücudu yandığı için Saigon'da 14 ay hastanede yatmış,
yanık derisi ayıklanırken her seferinde acıdan bayılmıştı.
İleri bir yaşta, kocasıyla gittiği Moskova dönüşü siyasi mülteci olarak
Kanada'ya sığınmıştı Kim.
O günlerde 34 yaşındaydı.
Evliydi, 3 yaşında bir oğlu vardı.
Astım ve şeker hastasıydı, sık sık migren krizi geçiriyordu.
Vücudunda, her vesileyle azan, silinmek bilmez yaralar taşıyordu, cildi
nefes alma yeteneğini kaybetmişti,
ama "Ama ne talihliymişim ki yüzümde en küçük bir leke bile yok" diye
avunuyordu.
1995 senesinde Washington'da Vietnam Savaşı'nı anmak için bir tören
yapıldı.
Kim Phuc da oradaydı.
Kürsüde konuşurken, "O bombaları atan pilotla karşılaşsam, ona 'geçmişi
değiştiremeyiz' derdim,
"ama bugün ve yarın, barışa hizmet etmek için elimizden geleni
yapabiliriz'".
Salondan sessizce ayrılıyordu ki, eline bir kağıt sıkıştırdılar,
göndereni işaret ettiler.
Kim Phuc önce dönüp adama baktı.
Adam orada öylece durmuş, eli ayağı titreyerek Kim Phuc'a bakıyordu.
Sonra elindeki notu okudu Kim Phuc, notta, "Kim !!!, o adam benim!"
yazıyordu.
8 Haziran 1972 günü Vietnam'daki o mabede napalm atan uçağın pilotu
John Plummer'di orada duran.
Savaştan sonra yıllarca kendine gelememiş, ne yapacağını bilememiş, din
adamı olmuş,
"o küçük kızın" resmini gazeteden kesip her an cüzdanında taşımıştı.
Kim bir an adama baktı, sonra kollarını açarak ona doğru koştu.
Hangisinin yarası daha derindi dersiniz?
Bakış Açısı
7/6/2007 · Kategori: OKUDUKLARIM

Arjantinli ünlü golfçü Robert Vincenzo yine bir ödül kazanmış, ödülünü alıp kameralara poz vermiş. Ardından kulübüne uğramış, eşyalarını toplayıp otoparktaki arabasının yanına doğru yürümüş.
O sırada yanına bir kadın yaklaşmış. Vincenzo'yu kutladıktan sonra ona küçük bir bebeğinin olduğunu, bebeğin çok hastalandığını ve hastane masraflarını karşılayamadığını, onun her gün biraz daha ölüme yaklaştığını anlatmış bir çırpıda.

Kadının anlattıkları Vincenzo'yu çok etkilemiş. Hemen çek defterini çıkarmış ve turnuvadan kazandığı paranın bir bölümünü yazıp imzalamış. Çeki kadına uzatmış. O sırada kadına "umarım bebeğinin iyi günleri için harcarsın" demiş.

Ertesi hafta Vincenzo kulüpte öğle yemeğini yerken Golf Derneğinin bir üyesi yanına yaklaşmış ve" otoparktaki çocuklar; "geçen hafta siz turnuvayı kazandığınız gün bir kadının yanınıza yaklaştığını ve sizinle konuştuğunu söylediler" "demiş.
"Evet , bunun nesi garip?" demiş Vincenzo.
"Garip değil tabii ki " demiş adam. "ama size bir haberim var.O kadın bir sahtekarmış.Sizin gibi zengin kişilere yaklaşıp hasta bir bebeği olduğunu söyleyip para koparırmış. Korkarım sizden de koparmış."
Vincenzo şaşkınlıkla; "yani ölümü bekleyen bir bebek yok mu?" demiş.
"Yok" demiş adam.
"İşte bu hafta duyduğum en iyi haber!" demiş Vincenzo.
İşte buna bakış açısı farkı diyoruz. Kimi parasını kaybettiğine üzülür ama kimi de Vincenzo gibi ölümü bekleyen bir bebek olmamasına sevinir.
Aynı pencereden dışarı bakan iki kişiden biri sokaktaki çamuru, diğeri gökyüzündeki yıldızları görebilir.
SEÇİM BİZLERE AİTTİR...
Çok Dikkatli Olmalıyız...
26/5/2007 · Kategori: OKUDUKLARIM
Aşağıda anlatılanlar; bir ofiste sekreter olarak çalışan bir bayanın başından geçenler olarak internet sayfalarında dolaşıyor. Hikaye ne kadar doğru, ne kadar yalan bilmiyorum ama önemli olan; yalan da olsa bu tür olayların maalesef sık sık yaşandığını da göz önünde bulundurarak, dikkat etmemiz gereken bir durum olduğunu sizlere hatırlatmak...
Sekreter arkadaşımızın 16 ve 12 yaşlarında iki çocuğu var. Çocuklar okuldan döndükleri bir gün bilgisayarla oyun oynuyorlar.Telefon çalıyor. Telefondaki kişi kendisini şöyle tanıtıyor: "Ben Sincan jandarma karakolundan filanca başçavuş. Bugün öğlen itibariyle Ostim kavşağında bir zincirleme trafik kazası oldu. Kazaya karışan araçlardan bir tanesinin de plakası 06 xx 900 yeşil renk mazda.Aracı kullanan ve olay yerinde vefat eden bayanın anneniz olma ihtimali var."
Verilen plaka ve araç tanımı annelerinin profiline uyduğu için çocuklar fenalaşıyor.Olay şöyle devam ediyor: "Şimdi bayan maktulün üzerinden bir kimlik çıktı,ancak kimlik parçalandığı için elimizdeki bilgilerle doğrulama yapmamız gerekiyor.Annenizin tam adı,soyadı,doğum yeri,doğum tarihi, kütük bilgisi, anne adı,baba adı,son olarak da annenizin kızlık soyadı."
Çocuklar tabi o panik anında gerekli tüm bilgileri veriyorlar.Konuşmaya aradan başka bir erkek sesi de karışıyor. "Komutanım ambulans gelmiş ne yapalım?" şeklinde sorular . Telefonu kapatmadan önce de son olarak verdiğiniz doğum yeri ve baba adı elimizdeki evraktakine uymuyor,ölen kişi başka birisi olabilir,biz sizinle bağlantıya geçeriz diyorlar. Çocuklar haman annelerini arıyorlar.Anne işyerinde, sapasağlam. Sekreter arkadaş yaşadığı olayı gelip bana aktarıyor. İlk aklıma gelen şey; "derhal internet bankacılığından yararlandığınız bankalara haber verin ve bilgi almaya çalışın, birisi sizin tüm kimlik bilgilerinizi ele geçirmiş,hesaplarınıza ulaşmaya çalışıyorlar. Kendisi ilk olarak Garanti Bankasının internet bankacılığına girmeye çalışıyor, "Bankanızı arayın" mesajı alıyor. Derhal bankayı arıyor. İlk olarak hesaptaki para durumu kontrol ediliyor,kayıp yok. Ancak kredi kartları ve internet bankacılığının Garanti Bankası merkezince iptal edildiği anlaşılıyor.
Detaylı görüşmelerden sonra, aynı gün bir bayanın sekreterimize ait internet şifresini değiştirmek amacıyla destek telefon hattını aradığı anlaşılıyor.Tüm kimlik bilgilerine doğru cevaplar veren "SALDIRGAN", anne kızlık soyadı sorularına yanlış cevap veriyor.Bunun üzerine olayın bir saldırı olduğunu anlayan operatör; telefon numarasını not edip, gerekli hesap kilitleme ve kredi kartı iptal işlemlerini yapıyor.
Yaşanan olayda adamların atladığı şey şu: Sekreter arkadaşımız ve eşi yıllar önce aralarında bir karar alıyorlar.Diyorlar ki; anne kızlık soyadı olarak ortak sanal bir isim belirleyelim,her türlü işimizde gerçeği yerine onu kullanalım. Evi arayan saldırganlar "gerçek" kızlık soyadına ulaşmış oluyorlar.
Sizlere tavsiyem; "anne kızlık soyadı" konusunu siz de benzer bir yöntemle değiştirin. Çok akıllıca, inanılır gibi değil. 12 yaşındaki çocuğu; yaşadığı duygusal travma nedeniyle tedavi görüyor. Gerekli suç duyuruları yapıldı ve tahkikat devam ediyor. İnsanların acımasızlığına inanabiliyor musunuz?
Salaklığın Tarihi
26/5/2007 · Kategori: OKUDUKLARIM
Bob Fenster'in "Salaklığın Tarihi" kitabından örnekler...
*Arizonalı bir adam kelepçelerle oynarken kendini kelepçeledi ve anahtarı bulamadı.Kendisini kurtarmak için; çilingir çağırmak yerine polisi arayınca başı belaya girdi.Onu kelepçeden kurtaran polisler ödenmemiş bir kefalet borcu bulunduğunu belirleyince; onu yeniden kelepçelediler.

*Gilette şirketi 1902 yılında güvenli jilet satmaya başladığında yüzlerce erkek satın aldı.Sonra da bu jiletlerin sakallarını kesmediğini söyleyerek onları çöpe attılar.Gilette yetkilileri mutsuz müşterilerin traş olmadan önce jiletin sarıldığı kağıdı çıkarmadıklarını fark ettiler.

*Chevrolet ;yeni model arabası için "Nova" ismini buldu ama sonra arabayı latin amerikada satamayacakları anlaşıldı. Çünkü "Nova" İspanyolca'da gitmez anlamına geliyordu.
*1932 yılında Los Angeles olimpiyatlarında Fransız atlet Jules Noel'in disk atmada kırdığı olimpiyat rekoru sayılmadı. Çünkü atışı izlemesi gereken bütün hakemler ; sırıkla yüksek atlama yarışmasını izlemek için arkalarını dönmüşlerdi...
*Meksika'da bir sağlıklı yaşam merkezinin sahibi ; vasiyetine, mezarlığın sigara içilmeyen bölümünde gömülmek istediğini ısrarla ekletmeye çalıştı.
*1971'de toprak kaymalarını incelemek isteyen Japon bilim adamları, büyük bir yağmur fırtınası efekti yapmak için; bir tepeyi yangın hortumlarıyla
adam akıllı suladılar.Bu yüzden tepenin çökmesi sonucu meydana gelen heyelanda; 4 bilim adamıyla 11 izleyici hayatını kaybetti.
*Fransız ordusu, askerlerin mayın tarlalarında yürüyebilmelerini sağlayan patlamaya dayanıklı botlar icat etti. Fakat botlar o kadar ağır ve içinde yürünmesi o kadar zordu ki; askerler mayınlarla havaya uçmadan önce, pusuya yatan düşman askerleri tarafından vuruluyorlardı.
*1985'de New Orleans'lı cankurtaranlar o yıl şehrin havuzlarında kimsenin boğulmamasını kutlamak için bir parti verdiler. Partide konuklardan biri boğuldu.
*1975'de İngiliz bir çift televizyonda en sevdikleri programı izlerken; erkek yarım saat süren bir gülme krizi sonucu kalp krizi geçirerek öldü.Eşi cenazeden sonra programın yapımcılarına bir mektup yazarak ; kocasını hayatının son dakikalarında bu kadar mutlu ettikleri için teşekkür etti.
*1983'de San Diego'da mağazada hırsızlık yapan bir kadın yakalandı, polislere eğer onu bırakmazlarsa morarana kadar nefesini tutacağını söyledi. Polisler kadını bırakmadılar,o da gerçekten ölünceye kadar nefesini tuttu...
« Önceki :: Sonraki »
Son Yazılarım
- İnsan bu pastaları yemeye kıyamaz ki....
- Nefes Kesen On Manzara...
- HANGİ VATAN SAĞOLSUN?
- Belçika'da bir TÜRK köyü: FAYMONVİLLE...
- Kirli Araba Sanatı
- Sevmeye ara vermeyin...
- Hayatı çaresizliklerle dolu bir adamın öyküsüdür...
- HAYDİ ENGELLİLER KAFESE!!!!
- Mutluluk bir yolculuktur...
- Sn. Ahmet Necdet Sezer Neden Sevilmedi?
Kategorilerim
-
- DEKORASYON
- Evim evim guzel evim
- FOTOGRAFLARIM
- Kesfettiklerim
- MODA
- OKUDUKLARIM
- Sevdigim sozler
- Siirler
- YEMEK
- YORUMLARINIZ
Arkadaşlarım
- sonsuzbilgi
- kartopum
- 290405
- benyaziyorum
- gulizce
- nukhetce
- misss
- leziz
- asotu
- NERGIS2005
- illedeyemek
- buradaherseyvar
- emekyemek
- istebusefer
- dekupaj
- yemekbulteni
- mutfaktayim
- jaleakinan
- benyaziyorumsiyaset
- benimdunyam80
- satiyorumsaaattim
- lezzetim
- ulkucuozelegitimciler
- eglencecafe
- hukuksal
- alternatifblog
- annemmutfaktatv
- fiberoptikci
- haberliyorum
